YAŞADIĞIN ÜLKEDE POLİTİK OLMAK


Türkiye devrimci hareketinin farklı örgütlerinden çok sayıda insan değişik ülkelerde yaşıyorlar ya da yaşamak zorundalar. Bir bölümünün Türkiye’deki cezası zaman aşımına uğramış, ama başka bir ülkede yaşamayı tercih ediyor. Bunun kendi başına eleştirilecek tarafı bulunmuyor. Politik olmanın, sosyalizm için mücadeleye katılmanın yeri yurdu yoktur. İnsan her yerde devrimci mücadeleye katılabilir. Yaşadığı ülkede bir şeyler yapabilir. 

Dünyanın en az gelişmiş ülkelerinde bile sol bir hareket bulunuyor. Orada yaşıyorsanız, ona katılabilirsiniz. Bunun için Türkiye ile bağınızı kesmeniz de gerekmiyor. Ulaşım ve bilgi alışverişi eskisine göre çok daha kolay durumda ve dahası Türkler ve Kürtler dünyanın çok sayıda ülkesine yayılmış durumdalar. Onların arasında çalışma da yapabilirsiniz. Sorun, insanın yaşadığı ülkede politik mücadeleye katılmasıdır. 

Yaşadığınız ülkeden Türkiye’de demokrasi mücadelesi hakkında bir sürü laf ediyorsanız ve yaşadığınız ülkede bu konuda hiçbir şey yapmıyorsanız, adama gülerler. “Bu işi biliyorsan, önce 20-25 yıldır yaşadığın ülkede yap!..” derler. Böyle söylemekte haklıdırlar. 

Uzun zamandır yaşadığı şu ya da bu ülkede, ister yaşamak zorunda olsun, isterse kendi rızasıyla yaşasın, politik faaliyeti bulunmayan devrimci mi olurmuş! 

Yaşanılan ülkede politik faaliyet denilince neyi kastediyorum? 

Her şeyden önce şunu belirteyim: Hiçbir devrimciden Türkiye dışındaki şu veya bu ülkede benim göstermiş olduğum performansı göstermesini beklemedim. Böyle davransaydım yanlış yapmış olurdum. Nedeni basit: Önce Fransa’ya daha sonra da Almanya’ya büyük avantajlarla geldim. Aynı avantajlara sahip olmayanlardan aynı performansı göstermesini beklemek doğru değildir. 

Neydi benim avantajlarım? 

Her şeyden önce dünya çapında geçerli bir dili (İngilizce) biliyordum. Bu durum, bütün göçmenlerin yaşadığı dil sorununun bende daha az ortaya çıkmasına neden oldu. İngilizce bilmek, içinde yaşadığınız ülkenin politik yaşamını öğrenmekte de büyük kolaylık sağlıyor, zira her ülkede en az bir İngilizce yayın vardır. 

İkincisi: Türkiye’de iken bütün yaşantım büyük kentlerde geçmişti: Adana, Ankara, İstanbul. Büyük kent yaşantısına alışkınım ve dünyanın bütün büyük kentleri birbirine benzer. Bu nedenle, örneğin Paris’te çok az yabancılık çektim diyebilirim. Bu durum insanın doğup büyüdüğü yerin hasretini çekmesini de engelliyor. 

Küçük yerin dünyada benzeri yoktur. Büyük kentler ise yaşamları ve psikolojileriyle birbirlerine benzerler. Bu nedenle kolay alışırsınız. Kozmopolit kültüre aşina olmanız sizi daha kolay enternasyonalist yapar. Bulunduğunuz ülkenin sosyalist örgütleriyle ilişki geliştirmekte; anlayışları, yapıları bildiğinizden doğal olarak oldukça farklı olsa da, ilişki geliştirmekte zorlanmazsınız. 

Paris’e geldikten 7 ay sonra ev işgallerini yaptık. Eylem çok sayıda Türk ve Fransız gazetesinde yer aldı. Birkaç ay sonraki mahkemede de bizi Fransız Komünist Partisi’nin avukatları savundu ve mahkemeyi de, o sırada Paris Belediye Başkanı olan Chirac’a karşı, bu sayede kazandık. 

FKP ile TKP’yi devreye sokmadan kendimiz doğrudan ilişki kurmuştuk. 1960’lı yıllarda ODTÜ’de okumuş olmanın yararları. Her yerde o dönemden bir tanıdığınız çıkıyor ve 24 saatte sizi FKP’nin Politik Bürosu’na götürebiliyor. 

Bu avantajlara sahip değilseniz hareket kabiliyetiniz epeyce kısıtlanır. Ama olsun! Bulunduğunuz ülkedeki politik mücadele içinde yer almak için bu avantajlara sahip olmanız şart da değildir. Sol bir partiye üye olursunuz. Onun toplantılarına, yürüyüşlerine katılırsınız. Bildirilerini dağıtırsınız. Türkiye dünyanın her tarafından izlenen bir ülke olduğu için siz de bu partinin Türkiye ile ilgili toplantılarında ya da eylemlerinde özel olarak yer alırsınız. Bunlar herkesin yapabileceği şeylerdir. 

Yıllardır yaşadığınız ülkenin politikasında solda yer almak... Şu veya bu oranda, ama yer almak... Siyasi bir insanın bunu yapması gerekir... Diyeceksiniz ki, “Başım polisle derde girmez mi?..” 

Girebilir tabii... Fransız polisi ev işgallerindeki rolüm nedeniyle sonraki yıllarda bana bir sürü zorluk çıkardı. Oturma iznimi uzatmadı. Beni bir hayli uğraştırdılar. 

Ne yapmalıydım yani. Polisle sorunum olmasın diye oturduğum yerde oturmalı mıydım! Bunu yazınca beni gülme tuttu... 

Aklıma Komisyoncu Mehmet’in “İnsan yaşadığı ülkede polisle başını derde sokmamalıdır!..” açıklaması geldi. 

Mihrac Ural, Suriye’de Kürtlere uygulanan yoğun baskıya sesini çıkarmazken, Türkiye’deki Kürtlerin sözüm ona haklarını savunuyordu! 

Bu duruma birkaç kere dikkat çekilince, Komisyoncu Mehmet “bilimsel bir açıklama” yapmıştı: İnsan yaşadığı ülkede polisle başını derde sokmamalıdır!.. 

O zaman devrimcilik sizin neyinize be birader! Sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de polisle neden başınızı derde sokacaksınız? 

Anlaşırsınız, olur biter.. Hoş zaten öyle yapıyorsunuz! 

MİT-MUHABARAT devrimcisi bunlar... 

Sürecek... 

28 Mayıs 2010